Sınıfı siyasallaştırmanın imkanları ve görevler - S. Acar

Sermaye devletinin baskı ve zorbalığı, işçi sınıfı ve emekçilere grev, eylem yasakları, düşünce, basın ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alan saldırılar, en sıradan bir hak mücadelesinin polis zorbalığının hedefi haline gelmesi, vergi soygunu vb. işçi sınıfının siyasallaşması için önemli olanaklar sunuyor. İktisadi mücadele ile siyasal mücadele alanı arasındaki mesafe kalkıyor. Ekmek için mücadele etmek isteyen işçi karşısında iktidarın çıplak zorbalığını buluyor.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Sınıf
  • |
  • 25 Şubat 2018
  • 07:38

İşçi sınıfı siyasallaşmadan, siyasal bir sınıf hareketi haline gelmeden, ne kendisini ne de toplumu kurtarabilir. Elbette bu bir anda, kısmi iktisadi ve demokratik haklar mücadelesini bir yana iterek olmaz. İşçi sınıfı bu mücadele içerisinde eğitilerek siyasallaştırılabilir. İktisadi haklar mücadelesi ile demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi, bağımsız-siyasal bir sınıf hareketinin gelişmesinin zeminini sunar.

Bu zeminde sınıfın devrimci öncüleri, işçilerin öncülerinden başlayarak uyanmasını, bilinçlenmesini, giderek bağımsız ve siyasal bir sınıf tavrı geliştirmesini sağlar. Bunun için uğraşır, enerjik bir ajitasyon-propaganda çalışması yürütürler.

Günlük siyasal ve sosyal sorunlar ile mücadeleler de bunun en uygun zeminidir. İşçiler bu mücadeleler içerisinde uyanır, sorgular ve siyasallaşmaya açık hale gelirler.

Öte yandan, düzenin olağan yönetme olanaklarının varlığı koşullarında siyasallaşma olanakları daha azdır. Siyasallaşmayı, işçilerin tek tek patronlarla olan mücadelesinin ötesine geçip bir bütün olarak patronlar sınıfı ve onun iktidarına karşı mücadele alanına geçmeleri olarak düşünürsek, böyle koşullarda işçilerin duyarlılıkları azalır, mücadele yumuşar, sınıflar arasındaki gerilimler düşüktür ve kapitalistlerin elindeki imkanlar bu gerilimleri düşürmek için özel olarak kullanılır.

Sınıf karşıtlıkları, devleti de içerisine alacak biçimde daha az dikkat çeker, daha az görünür. Deneyimlerinden ve hareket içerisinde öğrenebilecek olan yığınlar kendilerini devrimci bilince ve eyleme kapatabilirler. Burjuva ideolojik-siyasal söylemlerin etkin bir şekilde kullanılması mümkün hale gelir. Devrimci ideoloji ve politikanın gücü ve etkinliği azalır. Sınıf devrimcilerinin işi daha da zorlaşır.

İçerisinde bulunduğumuz tarihsel dönemi, “bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemi” olarak tanımlıyoruz. Bugün dünya, bölge ve ülke ölçeğinde yaşanmakta olan hemen her gelişme de bu tarihsel dönemin içerisine oturuyor. Bu koşullarda egemenlerin, emperyalizmin ve işbirlikçi burjuva iktidarın toplumu yönetme imkanları son derece daralıyor. Bir yanda süreklileşmiş çok yönlü bir bunalım tablosu, zaman zaman göreli bir canlanma yaşansa da ağır bir yapısal ekonomik kriz, bu temelde çok yönlü bir sosyal ve kültürel kriz, artan rekabet ve silahlanma ile boyutları her geçen gün büyüyen faşist baskı ve terör ortamı, paylaşım ve yağma savaşları...

Türkiye de bu çok yönlü kriz tablosunun odağında yer alan, kriz dinamiklerinin en şiddetli yaşandığı bir coğrafyadır. Bugün ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın, kurulu düzen büyük bir kriz ve açmaz içerisindedir. Emperyalizm ve tekelci burjuvazi adına iktidar dümenini elinde tutan AKP iktidarının işi zordur. Çünkü bu ortamda sınıfsal ve toplumsal gerilim ve çatışma dinamiklerini yumuşatacak, işçi sınıfı ve emekçileri ideolojik-siyasal propaganda ile düzene bağlayacak olanaklar son derece dardır. Faşist baskı ve terör, OHAL’den vazgeçilememesi, tek adamlığa dayanan bir dikta rejimine doğru yol alınması, tüm bunlar eskisi gibi yönetebilecek imkanlardan yoksunluğun sonucudur.

Bu koşullarda koyu bir faşist baskı rejimi ile çok yönlü krizin yol açtığı dış savaşlar, aynı zamanda içeride yönetmenin bir imkanı olarak kullanılmaktadır. Bu ortamda şovenizm etkili  bir silah olarak, hem sosyal ve sınıfsal hareketlerin önünü almak için hem de faşist baskı ve terör rejiminin meşrulaştırılması amacıyla kullanılmaktadır.

Ama nereye kadar?

1914 yılında Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı burjuva iktidarlara böyle bir imkanı sağladı. Dış savaş yoluyla yaratılan seferberlik ortamında işçi sınıfı ve emekçi yığınların ideolojik-siyasal olarak düzene kazanılmaları, sınıf mücadelelerinin önünün alınması mümkün oldu. Beraberinde devrimci güçler bastırıldı. Fakat bu emperyalistlere ancak birkaç senelik bir nefeslenme imkanı sağladı. Kapitalist krizin ağır yıkımı altında yaşayan işçi sınıfı ve emekçiler, bir de emperyalist savaşın çok yönlü ağır faturasını ödemekle yüz yüze kalınca, birkaç sene sonra daha güçlü ve daha devrimcileşmiş olarak tarih sahnesine çıktılar. Proleter devrimler çağını açan o büyük tarihsel eylem, Ekim Devrimi bu koşullarda gerçekleşti. Birkaç yıl, bazen aylar içerisinde kan ve açlığın içinde zihinleri sonuna kadar açılan milyonlar, dostlarını ve düşmanlarını tanıyarak devrimi yapan o büyük ayaklanmayı başardılar. 

Bu tarihsel hatırlatmayı, bugünü anlamak, geleceği kazanabilmek üzere günün görev ve sorumluluklarının altını çizmek amacıyla yapıyoruz.

“Zulmünü arttıranın sonu yakındır” deyişi bugün mevcut iktidarın içinde bulunduğu durumu iyi anlatmaktadır. Zulmü sınırsızca arttıran fazlasıyla sıkışmıştır. İktidarını zulümden başka araçlarla, hele hele barışçıl yöntemlerle sürdürme olanakları yoktur ya da fazlasıyla azdır.

Toplumsal-sınıfsal çelişkiler had safhadadır. Bazen tek bir kıvılcım, bazen her şeye hakim görünen bir iktidarın toplum nezdinde acizliğinin ortaya çıkması onun sonunu getirebilir. Hiçbir iktidar ömrünü sadece baskı ve zorbalıkla sürdüremez. Baskı ve şiddeti iktidar olmanın tek imkanı ve dayanağı haline getirenler kendi sonlarını da hazırlar.

Bu düzenin ömrünü kısaltacak, işçi sınıfı ve emekçiler için güneşli bir geleceğin kurulmasını sağlayacak olan, işçi sınıfının siyasallaşması ve bağımsız-sosyalist bir hareket haline gelmesidir. Bugün sınıf devrimcilerinin gözünü dikmesi gereken alan burasıdır. Son metal sözleşmeleri deneyimi de göstermektedir ki, bu bakımdan önemli imkanlar söz konusudur.

Sermaye devletinin baskı ve zorbalığı, işçi sınıfı ve emekçilere grev, eylem yasakları, düşünce, basın ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alan saldırılar, en sıradan bir hak mücadelesinin polis zorbalığının hedefi haline gelmesi, vergi soygunu vb. işçi sınıfının siyasallaşması için önemli olanaklar sunuyor. İktisadi mücadele ile siyasal mücadele alanı arasındaki mesafe kalkıyor. Ekmek için mücadele etmek isteyen işçi karşısında iktidarın çıplak zorbalığını buluyor.

Başlı başına bu bile, işçi sınıfının iktisadi-sosyal talepleri için giriştiği mücadeleyi siyasal bir içerikle buluşturmasının imkanlarına işaret ediyor. Aynı zamanda, mücadele yöntemlerinin de fiili-meşru ve militan bir hatta ele alınmasının zorunluluğuna dikkatleri çekiyor. Son metal eylemlerinde ortaya çıkan “Grev yasaklarını tanımayacağız” tutumu bu açıdan dikkate değerdir. Hukukun ayaklar altına alındığı, iktidarın her türlü zorbalığı işçi sınıfını ezmek için kullandığı bir ortamda, yasakları tanımama, direnme tutumu son derece önemlidir. Bu yoldan gidildiğinde, bu yönde bilinç, örgütlenme ve militan ruh geliştirildiğinde, bu işçi sınıfının gelişiminde önemli bir rol oynayabilecektir.

Son deneyimin de gösterdiği gibi, düzenin egemenleri bu gerçeği gördüklerinden dolayı bazı taktik geri adımlar atabilmişlerdir. Ama mevcut kriz ve savaş ortamında bu geçicidir. İşçi sınıfına yönelik çok yönlü faturalar ödetilmeye devam edilecektir. Bu manevralar anlık pansumanlar olabilir, yer yer şovenizm gibi uyuşturucu haplarla ağrı giderilir, ama bunlar ancak geçici sonuçlar yaratabilir. Sermaye ve iktidarı işçi sınıfının kanını daha fazla emmekten başka bir yol tanımamaktadır. İşçi sınıfı ise siyasal bir atılım için henüz güç biriktirmektedir.

Bu noktada yapılması gereken, her zamankinden daha enerjik bir çabayla, tüm bu imkan ve fırsatları değerlendirerek gerçekleri işçi sınıfına döne döne anlatmaktır. Etkili bir gündelik teşhir ve ajitasyonu, işçi sınıfının öncülerini kazanacak devrimci propaganda ve örgütlenme faaliyetini fabrika eksenli olarak örebilmektir.