Anti-faşist mücadele ve komünistler

A. Eren

Tarihi gerçekler inatçıdır! Anti-faşist savaşta ve zaferin koparılıp alınmasında, ülke olarak Sovyetler Birliği’nin ve politik güç olarak dünya komünist hareketinin belirleyici rolü, tarihe altın harflerle kazınmıştır.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Dünya
  • |
  • 08 Mayıs 2020
  • 11:20

Anti-faşist zaferin 75. yıldönümü

Anti-faşist mücadele ve komünistler

 

Henüz 19 yaşındayken, 1941 yılı Mayıs’ında, başkent Atina’ya giren Alman Nazi güçlerinin Akropolis’e diktiği bayrağı indirerek, ülkede anti-faşist mücadelenin sembolü haline gelen Manolis Glezos’un ölümü, sadece sol basında değil, Avrupa basınında da büyük bir yankı buldu. “Son partizan”, “sol politikacı ve yazar”, “sol parlamenter”, “Nazi işgaline karşı sembolleşen direnişçi” vb. niteleme ya da başlıklar altında...

Glezos anti-faşist mücadelede bir komünist olarak savaşmış, 1946-1949 yılları arasında komünist partisinin gazetesi “Rizospastis”in de redaktörlüğü yapmıştı.

Glezos’a yaklaşım üzerine konuşurken, bir yoldaşın yaptığı uyarı gerçekten de önemliydi. Anlatılan bizim tarihimizdi. Komünist hareketin Hitler’in faşist barbarlığına karşı verdiği şanlı mücadelenin yarattığı devrimcilerdi onlar. Glezos’un popülaritesi daha sonraki dönemdeki politik yaşamından değil, tam da komünist kimliğinden geldiği halde, bilinçli bir tutumla bu kimliğin öne çıkarılmasından kaçınıldı. Oysa, komünistlerin öncülük ettiği o tarihsel direniş sayesinde insanlığı temsil eden tüm değerler ayakta kalabilmiştir. Faşizmin her türlü insani özelliğinden koparılmış bir insan tipi yaratmasının önünü komünistlerin önderlik ettiği o görkemli anti-faşist direniş kesmiştir.

Direnişin en ön saflarında komünistler vardı

Bu tarihsel direnişi belli çizgileri üzerinden hatırlayalım...

Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka ve Norveç kısa sürede faşist militarist aygıt tarafından işgal edildi. 22 Haziran 1941’de ise Hitler Sovyetler Birliği’ne savaş ilan etti. İşgal edilen diğer ülkelerin egemen sınıfları, işgalcilerle destek sundular, direnişin inisiyatifini elinde tutan komünistleri tasfiye etmek için “ülke bağımsızlığı”nı utanmazca ayaklar altına serdiler. Sovyetler Birliği ise, Hitler’in faşist barbarlığına karşı bütün dünyaya karşı koyuş çağrısı yaptı. Hitler faşizminin ayak bastığı her yerde komünistler önderliğinde direnişler yükseldi.

Faşizmin saldırılarının ve savaş tehlikesinin arttığı dönemde, 1935 yılında, 65 komünist partisini temsilen 513 delegenin katılımıyla Komintern 7. Kongresi gerçekleşmiş, Komintern her türlü bedel pahasına faşist barbarlığa karşı direnişi yükseltme çağrısı yapmıştı. Tüm ülkelerde komünist partileri, tarihsel bir sorumlulukla en ileri düzeyde inisiyatif aldılar, en ön saflarda savaştılar.

Faşist işgale karşı gerçekleştirilen direniş Komintern ve komünist partilerin mücadele tarihinin en şanlı dönemidir. “Komintern bu direniş sürecinde Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğdu.”

İllegal çalışmanın yaratıcılığı ve deneyimine sahip olan komünistler en kararlı savaşçılar olarak direnişin sembolleri haline geldiler.

Faşist işgale karşı mücadele her ülkenin özgün koşullarına bağlı olarak gelişti. Gösteri ve grevler, sabotajlar, dayanışma gösterileri, partizan savaşları, vb… Bütün bu eylemler faşist barbarların yenilgisini getirdi. Bu eylemlerin örgütleyenler ve direnişi sürükleyenler başından itibaren komünist partileri oldular. Kuşkusuz, sosyalistler, sosyal demokratlar, farklı yurtsever gruplar da direnişte yerlerini aldılar, ama belirleyici ve sürükleyici olan her yerde komünistlerdi.

Stalingrad direnişi faşist saldırganlığa karşı mücadelenin sembolü oldu. Stalingrad’da aylarca süren ve savaşta tam bir dönüm noktası oluşturan olağanüstü bir direniş iradesi sergilendi.

Fransa’da Alman işgali ve işbirlikçi faşist Vichy rejimine karşı Fransız Komünist Partisi (FKP) öncülüğünde etkili bir direniş örgütlendi. Mayıs 1941’den FKP tarafından oluşturulan partizan bölükleri direnişin ana omurgasını oluşturdular. Fransız komünistlerinin gençlik taburlarının “Yaşamak, zafer demektir!” sloganı, Avrupa’daki direniş hareketinin sloganı haline geldi. En ön saflarda savaşan komünistler büyük kayıplar verdiği içindir ki, FKP “Kurşuna dizilenlerin partisi” olarak anılır hale geldi. FKP bu direnişte 75 bin üyesini kaybetti.

Yugoslavya Komünist Partisi, güçlü bir direnişi örgütleyen partilerden bir diğeri idi. Parti merkez komitesi Nisan 1941’de bir askeri komite oluşturarak, faşist işgale karşı partizan savaşını başlattı. İlk proleter tugaylar bu direnişte oluştu. Direnişin ön cephesinde savaşan 12 bin komünistten sadece 3 bini hayatta kalabildi. Komünist partisi savaşın sonunda 50 bin üyesini kaybetmişti. 

İtalya Komünist Partisi (İKP) önderliğinde de ulusal çapta kapsamlı bir anti-faşist mücadele örgütlendi. 256 bin partizanın 150 binini İKP’ye bağlı Garibaldi-Partizanları oluşturuyordu. Bu bölüklere komünistler önderlik ediyordu. Katledilen 70 bin partizanın 42 bini Garibaldi-Partizanlarıydı.

Bulgaristan Komünist Partisi, Haziran 1941’de partizan grupları oluşturarak, geniş cepheli bir direnişe önderlik etti. 1943 yılına gelindiğinde, partizanlardan oluşan Halk Kurtuluş Ordusu’nun sayısı 300 bini aşmıştı.

Arnavutluk’ta Kasım 1941’de kurulan Enver Hoca önderliğindeki komünist partisi ulusal kurtuluş mücadelesinin öncüsüydü. Kurtuluş ordusunun Haziran 1942’de 20 bin olan sayısı, faşist işgale son verildiğinde 70 bini aşıyordu.

Yunanistan’da Mayıs 1941’de komünist partisinin inisiyatifiyle Yunan Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM) kuruldu. Manilos Glezos’un partisi faşist işgalcilere karşı efsanevi bir direniş örgütledi.

Almanya’da komünist partisinin 300 bine yakın üyesi toplama kamplarında esir tutulmaktaydı. Dışarı çıkmayı başaranların çoğu İspanya, Yunanistan, Polonya, Belçika, Yugoslavya, Slovakya’da faşizme karşı savaştılar. Bir SS generali Fransa’da bir Alman komünisti tarafından öldürüldü. Paris’te genç Alman komünistlerinden oluşan bir hücre, Alman donanmasına ait silahları büyük bir ustalıkla direniş güçlerine yönlendirmeyi başardı. Bundan dolayıdır ki, Ağustos 1944’de Nimes’te faşizme karşı elde edilen zafer yürüyüşünde kızıl bayrağı en önde Alman genç komünistleri taşıdılar.

Yahudi toplama kamplarının dağıtılmasında önemli bir rol oynayan Hollanda komünistleri, Şubat 1941’de Amsterdam başta olmak üzere ilk genel grevi gerçekleştirdiler. Bu küçük ülkede 210 bin kişi yaşamını yitirdi.

Danimarka Komünist Partisi ağır illegalite koşullarında faşizme karşı mücadeleyi büyük bir ustalıkla yürütmeyi başardı. 1 Eylül 1940’da Danimarka genelinde 208 yerelde gösteriler gerçekleştirildi. Önemli fabrikalarda proleter askeri komiteler oluşturan komünist partisi, Ağustos 1943’de ulusal greve öncülük etti. 

Norveç’te Qusling liderliğindeki faşist kukla rejim bütün gücüyle direnişi tasfiye etmeye çalışsa da, Eylül 1941’de Oslo’da politik bir grev gerçekleştirildi. Silahlı komünist gruplar yaşamlarını ortaya koyarak, Alman faşist güruhuna su taşıyan şebekeyi havaya uçurdular.

Komünistlerin direnişteki öncülüğü rastlantı mı?

Wewelsburg, Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yeralan Paderborn’a yakın küçük bir yerleşim yeridir. 1941 yılından itibaren Hitlerin sağ kolu olan Heinrich Himmler tarafından Doğu Avrupa, Sovyetler Birliği ve Balkan işgalini hazırlamak için özel komuta merkezi olarak kullanılır. Komuta merkezi binasını yanında bir toplama kampı bulunmakta, burada Polonya, Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Fransa, Hollanda ve Belçika kökenli 3.900 politik tutsak tutulmaktadır. Bunlardan biri olan yahudi kökenli bir Çek komünistin anlattıkları, ara başlıktaki soruyu yeterli açıklıkta yanıtlamaktadır:

Komünistler kendi dünya görüşleri için savaşıyorlardı, kendi davalarının neferleriydiler. Mücadelede başlarına böyle şeylerin geleceği konusunda hazırlıklıydılar. Çoğu illegal faaliyete, baskı ve işkenceye alışıktı. Dolayısıyla umutsuzluğa düşenlere yaşama yeniden bağlıyorduk. Biz proletaryanın kurtuluş mücadelesinin tarihsel olarak haklı olduğu ve bu davanın mutlaka zaferle sonuçlanacağı bilincini taşıyorduk. Sınıfsız bir toplumu, komünizmi yaratmanın, uzun soluklu çetin bir mücadeleyle ve ancak bedel ödenerek mümkün olacağını bilincindeydik. Kaybeden, dağılan, haksız olan onlardı.”

Direnmek komünist devrimciliğin mayasında vardır. 2 Mart 1914’te Rosa Luxemburg bedel ödemek konusunda Walter Stoecker’e şunları yazmaktadır: “Bazı yoldaşlar benim cezaevi mahkumiyetinden dolayı Almanya’yı terk edeceğimi düşünmüş olabilirler. Sevgili genç arkadaşım, ucunda darağacı olduğunu bilsem dahi, emin olun ki, Almanya’yı terk etmeyi aklımın ucunda dahi geçirmem. Basit tek bir nedenden dolayı: Bedel ödemenin her sosyalistin yaşamının doğal bir parçası olduğu ve partimizin buna alışmasını zorunlu gördüğüm için. Haklısınız: Yaşasın mücadele!

Yenilginin ardından ölüme mahkûm edilen Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’nin lideri komünist Eugen Leviné’in tutumu bu tarihsel mayanın bir başka örneğidir. 5 Haziran 1919 günü kurşuna dizilme anı üzerine eşi Rosa şunları yazmaktadır: “Gözlerinin bağlanmasını reddetti. Ona silahları doğrultan ölüm mangasının gözlerine bakarak, … hayatının gerçek aşkını son kez selamladı: ‘Yaşasın Dünya Devrimi!’”

Anti-komünizmin hafifliği!

Alman faşizminin yenilgisinde komünist hareketin oynadığı rol, dünya ölçüsünde başta işçi sınıfı olmak üzere halklar nezdinde büyük bir prestij kazanmalarını, komünist partilerinin büyük bir güç haline gelmelerini sağlamıştır. Bu yıkım savaşında burjuvazinin hemen tüm kesimleri utanç verici bir sınav vermişlerdir. Geriye dönüp baktıklarında, onların gurur duyacakları bir şeyleri yoktur. İnsanlığı faşizm belasından kurtarmanın onuru komünistlere aittir. Bunun içindir ki burjuvazi bu etkiyi kırmak ve yok etmek için onlarca yıldır yoğun bir çaba harcamaktadır. 1990’lı yıllardan itibaren bu çaba tüm tarihsel gerçekler tepe takla edilerek en arsız boyutlara varmıştır.

Bugün de bu şanlı direnişte komünistlerin oynadığı rolü hafızalarda silmek için ideolojik-politik saldırılar sürmektedir. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Baltık ülkelerinin çoğunda, değil komünist hareketlerin faaliyetlerine izin vermek, faşizme karşı direnişin sembolleri dahi yasaklanmaktadır. Geçtiğimiz yıl Avrupa Parlamentosunda, Baltık ülkeleri ve Polonya’nın inisiyatifiyle, Hitler ile aynı ölçüde Sovyetler Birliği’nin de II. Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu taşıdığı yönünde rezilce bir açıklamaya imza atılmıştır. Muhafazakâr partilerin yanı sıra, Yeşiller partisinin bazı milletvekilleri, sosyal demokratlar ve liberaller de buna destek sunmuşlardır.

Ama tüm bu çabalar boşunadır. Tarihi gerçekler inatçıdır! Anti-faşist savaşta ve zaferin koparılıp alınmasında, ülke olarak Sovyetler Birliği’nin ve politik güç olarak dünya komünist hareketinin belirleyici rolü, tarihe altın harflerle kazınmıştır.

Zaman tüm bu gerici burjuva sahtekarlıkları silip süpürecektir...