ABD’nin İran’a 40 yıldır dinmeyen öfkesi

A. Vedat Ceylan

Kızışan emperyalist rekabetin, yoğunlaşan nüfuz mücadelelerinin, artan saldırganlık ve savaşların çeşitli biçimlerde sahnelendiği Ortadoğu, daha büyük savaşlara ve felaketlere aday bir coğrafya olmaya devam etmektedir. İran’a yönelik süren kuşatma ve artan savaş tehditleri, bunun göstergelerinden biridir. ABD emperyalizminin küresel hegemonyasını koruma ve güçlendirme girişiminin sonucu olan bu saldırganlık, Ortadoğu’da bölgesel ya da emperyalist küresel bir savaşa yol açma tehlikesini büyütmektedir.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Dünya
  • |
  • 19 Temmuz 2019
  • 12:11

Amerikan emperyalizmi, İran’a boyun eğdirmek için savaş çığırtkanlığını ve saldırgan tutumunu sistematik olarak yoğunlaştırıyor. Özellikle Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile birlikte kendisinin de imzacısı olduğu, İran’la 2015 tarihli nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesinin ardından gemi azıya aldı.

Son aylarda uygulanan ekonomik yaptırımları ağırlaştırmanın yanı sıra bir dizi provokasyona girişiyor, “askeri seçenek masada” diyerek, “Eğer İran savaş istiyorsa, bu İran’ın resmen sonu olur” gibi tehditlerle savaş kışkırtıcılığını tırmandırıyor. Örneğin provokatif tatbikatlar düzenleyerek, İran’ın etrafını saran askeri üslerine yığınak yaptı. Bir uçak gemisi ile taarruz filosunu ve nükleer kapasiteli bir B-52 bombardıman uçağını Basra Körfezi’ne gönderdi. ABD deniz piyadelerini taşıyan bir amfibi çıkarma grubunu bölgeye sevk etti. Bunları 1.000 ABD askerinin daha bölgeye gönderilmesi izledi. Bütün bu saldırganlık ve provokasyonlar, güya “ABD’nin bölgesel çıkarlarına” yönelik olduğu iddia edilen İran kaynaklı tehditleri ortadan kaldırma, İran’ın bölgede “istikrar bozucu eylemler”ini önleme, “saldırgan İran’ı durdurma” ve elbette ki “barışı koruma” adına yapılıyor. Üstelik tüm bunlar İran’a karşı savunmacı önlemler olarak sunulabiliyor.

İngiltere’den ABD’ye açıktan destek

ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi sürecinde AB üyesi ülkelerle birlikte temkinli hareket eden İngiltere, bu tutumundan hızla çark etti. Önce Cebelitarık Boğazı’nda İran’a ait petrol tankerine el koydu. Ardından Basra Körfezi’ne bir donanma göndereceğini açıkladı.

İlk olayda, İran’dan Suriye’ye ham petrol taşıdığı iddia edilen bir tanker, 4 Temmuz 2019’da Cebelitarık Boğazı’nda İngiltere ordu kuvvetleri tarafından durduruldu. “Avrupa Birliği yaptırımları”nı (ambargoyu) deldiği iddiasıyla durdurulan tankerin mürettebatı tutuklandı. İngiltere’ye bağlı Cebelitarık özerk yönetimi yaptığı açıklamada, Grace 1 isimli tankerin rotasının Suriye olduğuna dair ellerinde güvenilir bilgiler bulunduğunu belirtti.

Yaşanan gelişmeler neticesinde İran, İngiltere’nin Tahran Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak, tankerin durdurulmasıyla ilgili tepkisini iletti. Ardından İran’dan, “İngiltere’yi bu tutumuna pişman edeceğiz” türünden sert açıklamalar geldi. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Abbas Mousavi, tankerin durdurulmasının herhangi bir hukuki temeli olmadığını belirterek, olayı “bir çeşit korsanlık olarak” değerlendirdiklerini söyledi. 13 Temmuz’da bir açıklama yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt ise, “Tahran, tankerin Suriye’ye gitmeyeceğini garanti ederse, tankeri bırakırız” diyerek, “meseleyi tırmandırma yanlısı olmadıklarını” ekledi.

ABD’nin 40 yıllık hayali: İran’ı dize getirmek!

İran’a yeniden diz çöktürmek ABD emperyalizminin 40 yıllık rüyasıdır. 1979’da İranlı işçi, emekçi ve yoksul kitlelerin baskı ve sömürüye karşı direnişleri sonucunda ABD ve batılı emperyalistlerin kuklası, faşist diktatör Şah Rıza Pehlevi ülkeyi terk ederek Mısır’a kaçmıştı. Humeyni önderliğindeki gerici-dinci mollalar, ilerici-devrimci güçlerin vahim hatalarının da sağladığı avantajlarla, geniş yığınları peşlerine takmayı başararak, yönetimi ele geçirdiler.

İşçi ve emekçiler, yoksul yığınlar çektikleri sefalet ve baskının nedeni olarak ABD’yi ve onun kuklası Şah Rıza Pehlevi’yi görüyorlardı. Gerici-faşist mollalar hem laiklik düşmanı Ortaçağ artığı yaklaşımları gereği hem de kitlelerin bu bilincine rağmen ABD ve batılı emperyalistlerle dostluk içinde iktidarda kalamazlardı.

ABD kuklası Şah’a ve dolayısı ile ABD emperyalizminin İran’daki çıkarlarına mollaların çelme takmalarından ötürüdür ki ABD kırk yıldır yapamadığını (İran’ı dize getirmek) Trump aracılığı ile yapmak istiyor. Dinci-gerici molla rejimi ise İran işçi sınıfı ve yoksul emekçi halkının ABD ve batılı emperyalistlere karşı öfkesini peşinden sürükleyerek iktidarını pekiştirmeye çalışıyor.

Emperyalist odakların gölgesindeki İran’ın kısa tarihi

İkinci Dünya Savaşı sırasında “İttifak Devletleri” İran’ı işgal ederek, İran’ın başında bulunan Şah Rıza Han’ı tahttan indirip yerine oğlu Muhammed Rıza’yı getirdiler. Muhammed Şah Rıza Pehlevi 1941 yılından İran’dan kaçmak zorunda kaldığı 1979’a kadar, ABD ve batılı emperyalistlerin İran’daki çıkarlarının bekçiliğini yaptı.

Bu baskı ve zulüm yıllarında yoksul kitlelerin mücadelesini peşinden sürüklemeyi başaran Muhammed Musaddık önderliğindeki Millî Cephe, o güne kadar ABD ve İngiltere tarafından işletilen “İran Petrollerinin Millileştirilmesi Yasası”nı 1951’de meclisten geçirmeyi başardı. Muhammed Musaddık 1951’de sevinç gösterileri eşliğinde başbakanlık koltuğuna oturdu. Petrol gelirlerinin sadece İran tarafından halkın ve ülkenin ekonomik gelişimi için kullanılacağını ve seçim kanununu değiştireceğini açıkladı.

Petrol gelirlerinin “halkın ve ülkenin çıkarları için kullanılması” açıklaması ABD, İngiltere ve onların çıkar bekçisi Şah’ı rahatsız etmişti. İran petrolünün pazarlanması konusunda Muhammed Musaddık İngiltere ve ABD ile yürüttüğü görüşmelerden bir sonuç alamadı. 1952’de İran’a ambargo uygulandı ve ülke en büyük gelir kaynağı olan petrolü satamaz duruma getirildi. ABD ve İngiltere, ambargoyu kaldırmak karşılığında daha önce İran’da faaliyet gösteren petrol şirketlerinin zararlarının karşılanmasını istediler. Musaddık ise bunu kabul etmedi.

ABD ve İngiltere’nin baskısı ile Şah Rıza Pehlevi’nin müdahaleleri/tehditleri sonucunda Muhammed Musaddık istifa ettirildi. Musaddık’ı desteklemek için 21 Haziran 1952’de halk sokağa çıktı ve kanlı çatışmalar yaşandı. Akabinde Şah kitlelerin öfkesinin önüne geçmek için Musaddık’ı yeniden başbakan olarak atamak zorunda kaldı.

1953’te ABD ve İngiltere’nin doğrudan içinde yer aldığı bir darbe ile Şah yeniden hakim hale getirildi. Musaddık tutuklanarak üç yıl hapis cezasına ve ömür boyu ev hapsine mahkum edildi. Pehlevi, İran petrolünü emperyalistlerin emrine yeniden sunsa da kağıt üzerinde de olsa millileştirilmişliğine dokunamadı.

1979’da Şah’ın devrilmesi için, keza başka dönemlerde de -iki yıl önce olduğu gibi- dinci-faşist molla rejimine karşı meydanlara çıkan kitleler hala Musaddık’ın posterlerini taşıyorlarsa bu ona duyulan özlemden değil, İran işçi ve emekçilerinin emperyalist boyunduruğa, dinci-gerici molla rejimine karşı duydukları öfkedendir. Dolayısıyla ne ABD, İngiltere ve diğer emperyalist odakların ambargolar aracılığı ile İran halkına yaşattıkları acılar İran işçi sınıfı ve emekçilerini dize getirebilir ne de bunu iktidarlarını pekiştirmek için şovenist duygular eşliğinde kullanan dinci-faşist molla rejimi...

İran’a yönelik bir savaş bölgesel ve hatta küresel bir felaket olabilir

Yakın zamanda ABD ile yaşanan “İHA krizi” ve son olarak İngiltere ile devam eden “tanker krizi” gösteriyor ki ABD, İngiltere ve diğer emperyalist odaklar İran’a karşı saldırı provokasyonlarına, şimdilik “bir adım ileri, iki adım geri” şeklinde de olsa da devam edecekler.

Kızışan emperyalist rekabetin, yoğunlaşan nüfuz mücadelelerinin, artan saldırganlık ve savaşların çeşitli biçimlerde sahnelendiği Ortadoğu, daha büyük savaşlara ve felaketlere aday bir coğrafya olmaya devam etmektedir. İran’a yönelik süren kuşatma ve artan savaş tehditleri, bunun göstergelerinden biridir. ABD emperyalizminin küresel hegemonyasını koruma ve güçlendirme girişiminin sonucu olan bu saldırganlık, Ortadoğu’da bölgesel ya da emperyalist küresel bir savaşa yol açma tehlikesini büyütmektedir.

“Farklı köken ve kültürlerden halkları emperyalizme ve yerel egemen sınıflara karşı ortak çıkarlar ekseninde birleştirebilmek için, anti-emperyalist, devrimci-demokratik ve laik bir program ve stratejik çizgi, zorunlu asgari koşuldur. Bölge halklarının, özellikle de halen gerici iç boğazlaşmalarla kan kaybeden ülkelerin en büyük talihsizliği, böyle bir programa sağlam ve istikrarlı bir temel oluşturacak modern sınıfsal yapıdan yoksun olmalarıdır.

“Bu nesnel olgu devrim mücadelesinin ihtiyaçlarına bölgesel düzeyde bakmayı özellikle gerektirmekte, bölgede modern sınıf ilişkileri bakımından nispeten daha ileri, dolayısıyla daha gelişkin bir işçi sınıfına sahip ülkelerin (özellikle Türkiye, Mısır ve İran) devrimcilerine çok daha özel bir sorumluluk yüklemektedir.” (TKİP VI. Kongre Bildirgesi)