Erik Olin Wright (1947-2019) - Vivek Chibber

Erik Olin Wright 1960’larda radikalleşti ve bir Marksist olarak kaldı, çünkü ahlaki pusulası açıkça, konumundan uzaklaşmasına izin veremezdi. Ölümüyle, Sol en parlak entelektüellerinden birisini kaybetti.

  • Çeviri
  • |
  • Dünya
  • |
  • 04 Şubat 2019
  • 15:58

Erik Olin Wright’ı dün (23 Ocak 2019) kaybettik, ilerlemiş kan kanseri teşhisi konmasından birkaç ay sonra. Teşhis konması sonrasındaki ilk günlerde bu yılın ilerleyen zamanlarında yayımlanacak Yirmi Birinci Yüzyılda Nasıl Anti-Kapitalist Olunur? (How to be an Anti-Capitalist for the Twenty-First Century) kitabının son düzeltmelerini yaptı.

Yaşasaydı bu kitap kesinlikle sonuncu kitabı olmayacaktı. Erik çoğu akademisyenin emekliliği düşündüğü yetmiş bir yaşında olsa da böyle bir niyeti yoktu. Şaka yollu “sonuna kadar ‘ders verme’yi planlıyorum” derdi. Doktora danışmanlığı yapar, seyahat eder, ders anlatır ve iş çıkarırken halen son derece aktifti.

Kırk yılı aşkın bir süreye yayılan muazzam eserler bırakmış olsa da, onunki aniden kesintiye uğramış bir çalışma gündemidir. Onu tanıyanlar ve sevenler değerli bir dostlarını kaybettiler. Ve yıllarca geri çekilme sonrasında canlanma emareleri gösteren Sol, ne parlak entelektüellerinden birisini yitirdi.

Sınıfın merkeziliği

Erik yirminci yüzyılın ikinci yarısında en önemli sınıf kuramcısı olarak ve zamanının en büyük Marksist sosyoloğu olarak hatırlanacak.

Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de doktorasına başladığında niyeti, ironik bir şekilde Marksist kuramda sınıfın yerini kısaca netleştirmek ve böylece gerçek ilgisi olan devlet kuramına dönme isteğindeydi. Ama konunun üstünkörü ele alınmasının mümkün olmadığını hemen gördü. Kavramsal konum, kuramsal iddialar, ampirik tahminleri ele almak daha fazla zaman gereksiniyordu – belki de birkaç sene diye düşündü.

Sonuçta her biri çeyrek yüzyılda ortaya çıkan dört kitap, çok sayıda makale, birçok ülkeye yayılmış bir araştırma ekibi gerekti. Bir sonraki projeye geçtiğinde Erik sınıf kavramını sadece kendisinden önceki Marksistlerden daha iyi bir şekilde yeniden tanımlamakla kalmamış aynı zamanda akademide ana akımı yirminci yüzyılda ilk kez sınıfın geçerliliğini kabullenmeye doğru itmişti.

Genellikle, klasik gelenekten ayrılmayı tarif eden bir ifadenin kullanımıyla, neo-Marksist olarak tasvir edilse de Erik’in sınıf kavramsallaştırması bütünüyle ortodokstu. Üç merkezi önermeye dayanıyordu.

Birincisi ana akım kuramlar sınıfı gelirle ilişkili olarak ele alırken Erik sınıfın sömürüye dayalı bir toplumsal ilişki olduğuna dair Marx’ın görüşünü diriltti. Sömürü bir grup kendi geçimini başka bir grubun emeğinin denetiminden sağladığında ortaya çıkar. Bu nedenle bir kişinin sınıfını belirleyen onun geliri değildir – o geliri nasıl elde ettikleridir. İkincisi, emeğin zorla çekip çıkartılmasına dayandığı için sınıfın antagonistik olma zorunluluğudur. Sınıf, hâkim sınıfın tabi grupların refahının altını oymayı gereksinir, bu da tabi gruplardan direnişin gelmesine zemin hazırlar. Üçüncüsü, bu antagonizmanın bazı durumlarda sınıflar arasında örgütlü çatışma ya da sınıf mücadelesi biçimini almasıdır.

Ancak bu formülasyon bütün Marksist sınıf kuramları için merkezi önem taşıyan yapbozu yarattı: orta sınıfı nasıl ele alacağız? Kapitalizm sömürenler ve sömürülenlerin olduğu bir ekonomik sistemse, o zaman bu iki gruba da girmiyor gibi duran, ortada yer alanlar ne olacak? Klasik örnek esnaf ya da maaşlı profesyonellerdir. Bunlar sömürücü müdür, sömürülenlerden midir?

Çoğu Marksist şu iki yoldan birisini tercih etti. İlki kapitalizmin kendisinin orta sınıftan kurtularak bu sorunu ortadan kaldıracağıydı. Marx’ın bazı formülasyonları bunun ipucunu veriyordu: zamanla bu sınıftaki insanlar ya işçi sınıfının parçası haline geleceklerdi ya da kendilerini kapitalistlerin saflarına terfi ettireceklerdi. Kavramsal sıkıntı zaman içinde ortadan kalkacaktı.  

İkinci yol çoğu insanı “orta”da görünürken, bu görüntünün daha yakından bakıldığında ortadan kalkan bir yanılsama olduğuydu. Daha dikkatli ele alırsak, diye gidiyordu bu argüman, “orta sınıf”taki çoğu insan sadece işçidir, çok çok az bir kısmı da kapitalist.

Böylelikle ilk pozisyon gelecekte bir yerde sadece iki sınıf olacağını söylerken, diğeri hâlihazırda sadece iki sınıf olduğunu iddia ediyordu. Her iki yol da sadece iki sınıfa çıkıyordu.

Erik bu pozisyonları reddetti. Öncelikle orta sınıfın zamanla yok olmaya mahkûm bir geride kalan kategori olmadığı açıktı. Kapitalizm aktif biçimde bu katmanla özdeşleştirdiğimiz meslekleri üretmekteydi – esnaf, orta düzey yöneticiler, maaşlı profesyoneller vb. her zaman olacaktı. İkincisi çoğu “profesyonel” sadece yüksek vasıflı işçiler olsalar da birçoğunun bunun da ötesine geçmesiydi. Başka işçiler üzerinde gerçek bir otoriteye sahiplerdi, gelirlerinin sadece bir kısmı ücretlerden kaynaklanıyordu ve kendi emekleri üzerinde hakiki bir denetime sahiplerdi. Bu neden orta sınıf bir gerçeklikti. Sorun bunu Marksist bir çerçeveye nasıl yerleştireceğimizdi.

Bu yüzden Erik bilindiği üzere orta sınıfın sınıf yapısı içinde çelişkili konumlar işgal ettiği sonucuna vardı. Bunun siyasal anlamı bu sınıfın nesnel olarak her iki tarafa da, emeğe ve sermayeye doğru çekildiğiydi. Mensuplarının hangi doğrultuda gideceği tahmin edilemezdi. Siyasetin ve koşulların o zaman diliminde nasıl birleştiğine bağlıydı.

Gerçekçi biçimde düş kurmak

Marksistler sınıfa bilimsel bir kavram olarak yaklaşsalar da, yaklaşımın normatif bir dayanağı bulunduğunun Erik farkındaydı. Kapitalizmin sömürüye dayandığını söylemek sisteme dair ahlaki bir ithamda bulunmaktı. Bu itham, bizi bir grubun bir başkası tarafından sistematik olarak tabiiyet altına alınmasına dayanmayan, bireysel gelişim olanağının yoksunluk ve güvencesizlikle boğulmadığı bir toplum hedefinde uğraşmaya sevk etmekteydi.

Ancak yirminci yüzyıl son ererken çoğu ilerici böyle bir alternatifin olası olmadığını düşünmeye başladılar. Solun durağan yıllarında iki umut kaynağı vardı. Çoğunluk için bu, kapitalizmin aşılabileceğine dair somut bir kanıt sunan Sovyetler Birliğinin varlığıydı. İkinci bir iyimserlik kaynağı kapitalizmin, aynen kendisinden önceki sistemlerin daha gelişkin toplumsal örgütlenme biçimleri ortaya koymasında olduğu gibi, eninde sonunda yeni bir ekonomik sisteme yol vereceğini vaat ediyor görünen Marksizmin kendisinden, tarih kuramından gelmekteydi.

Bu iki inanış da yüzyıl sonunda paramparça olmuştu. Sovyet modeli sadece çökmekle kalmadı, yok oluşu bizzat post-kapitalist bir toplum fikriyatını geçersiz kılıyor göründü. Ve birçok Marksist belki de çoğu ortodoks Tarihsel Materyalizmin derinden hatalı bir kuram olduğunu düşünmeye başladı.

Erik’in kendisi, yakın arkadaşı Gerald Cohen’in geliştirdiği versiyonuyla bu kuramla uzunca uğraşması sonrasında bu sonuca varmıştı. Sosyalist bir geleceğe uzanan tarihsel bir erek yoktu. Sadece Solun geniş kesimleri sosyalizmin olasılığından mütereddit değillerdi, sosyalizmin ne tür bir kurumsal tasarım barındıracağı da açık değildi.

Bunun siyasal pratikte yaratacağı zayıflatıcı etkinin farkına varan Erik kariyerinin ir sonraki büyük projesine, Gerçek Ütopyalar dizisine girişti. Temel düşünce basitti. Marksistler tarihsel olarak Marx’ın gelecek topluma ilişkin ayrıntılı ipuçları sunmayı küçümseme konumunu benimsediler. Ancak Erik’e göre toplumsal modellerin bu standart reddiyesi artık bir yük haline gelmişti. İnsanların daha iyi bir gelecek için fedakârlıkta bulunmalarını ve risk almalarını istiyorsanız, o insanlar bir ilkeler bütününün ötesinde ne için mücadele verdiklerine dair fikir sahibi olmak isteyeceklerdir. Alternatifin ne olabileceğini bilmek isteyeceklerdir.

Gerçek Ütopyalar projesi sosyalist ilkeler barındıran kurumlar için somut teklifler ortaya koyma amacıyla başlatıldı. Fikirlerin, toplumsal düzenlemeleri kapitalizmden temelden farklı bir şekilde ele almaya cüret eden, son derece iddialı fikirler olması amaçlandığından bu proje ütopikti. Ancak söz konusu fikirler gerçekte kapitalizmde mevcut deneyime dayandıkları için gerçekliğe çapalanmışlardı.

Projenin arkasındaki temel argümanı, Gerçek Ütopyaları Tahayyül Etmek (Envisioning Real Utopias) başlıklı kitabında açıkladı. Ancak bu projede, bundan önceki sınıf yapısı üzerine araştırmasında olduğu üzere işbirliğine dayalı ve uluslararası bir çalışmaydı. Çalışma, on beş yılı aşkın bir sürede her biri somut bir öneri (yasal reform, cinsiyet eşitliği, işyeri demokrasisi vb.) etrafında tasarlanmış ve onlarca araştırmacının katkılarını barındıran yarım düzine derleme kitap üretti.

Ahlaki dayanıklılık

Erik’in Marksist kurama girişi ve onu geliştirmesi yarım yüzyıl boyunca sürdü. Marksizmle geç 1960’larda, çok sayıda akranı radikalleşirken tanıştı. Ancak nesli, sosyalist siyasetten ve Marksist kuramdan uzaklaşırken o devam etti.

Bunu çok daha dikkat çekici hale getirense bu tür durumlarda varsayılan toplumsal desteğin onun örneğinde pek olmamasıdır. Erik hiçbir zaman siyasal bir örgüte dâhil olmadı. Socialist Register ya da New Left Review gibi entelektüel çevrelerden destek almadı. Yerel siyasette bilhassa aktif bir konum üstlenmedi. Toplumsal çevresi de seçkin Amerikan akademisyenlerininkinden farklı değildi. Toplumsal ve entelektüel bağlamda hiçbir şey onun on yıllar boyunca Marksizme olan bağlılığını açıklamaya yetmiyor.

Erik’in dayanıklılığı kendisinden kaynaklandı – tekil bir ahlaki ve entelektüel bütünlükten. Bir önermenin doğruluğunu fark ettiğinde, onu basitçe terk edemeyen nadir bireylerdendi. Bir Marksist olarak kaldı, çünkü ahlaki pusulası onun uzaklaşmasına izin vermedi. Aslında bu kadar açık. Tam da bu kadar açık olduğu için, bu kadar hayranlık uyandırıcı. Çeşitli toplumsal ve siyasal destekler Erik’in kendi neslinden çok sayıda insanın bağlılıklarını sürdürmesi için yeterli olmasa da, onun dayanması tamamen kişiliğinin gücüne dayandı.

Aynı bütünlük öğrencileriyle olan ilişkilerinde de kendisini gösterdi. Merhum bir akademisyenin öğretmeye olan adanmışlığını övmek bir tür klişedir. Ancak Erik’in örneğinde bu tasvir sadece doğru olmakla kalmıyor, inanmaktan başka bir seçenek de kalmıyor. Kariyeri boyunca şaşırtıcı çeşitlilikte konuda, her kıtadan öğrencilerinin yazdığı onlarca tezi yönetti.

Kendisine sunulan herhangi bir metne dair yorumu sadece kısa zamanda yapmazdı, ayrıca o yorumlar genellikle metnin kendisinden daha uzun olurdu. Bir savın esasını kavrama yeteneği hayret uyandırıcıydı. Genelde bir argümanı orijinal halinden daha iyi bir şekilde yeniden formüle ederdi. Aslında muhataplarına yönelik iyiliklerinden birisi onların argümanlarını, eleştiriye değer hale getirmek için, daha üst ve haşmetli bir seviyeye yükseltmesiydi.

Erik arkasında hayranlık uyandırıcı bir miras bırakarak son derece zengin bir hayat sürdü. Ancak hayatının sona ermesi oldukça vakitsizdi. Tempo kaybetmek şöyle dursun, yavaşlamaya dahi başlamıyordu. Tanıdığım en mutlu insanlardan birisiydi. Birisi nasıl olduğunu sorduğunda genelde “Yani, sanırım hayat daha iyi olabilir, ama nasıl olur onu tasavvur edemiyorum” yanıtı verirdi. Kansere yakalandığında, aynen ahlaki bağlılıklarında yapmış olduğu gibi, iyimserlik hissiyle gerçekçi bir bakışı dengelemek için uğraştı. Yaklaşan ölümü nedeniyle derin bir üzüntü duyuyordu, ancak korkusu olmadığı konusunda ailesi ve sevdiklerini temin etti.

Son blog girdilerinden birisinde ölüm sonrası hayata dair romantik fantezilere bulaşmayı reddetti. Sadece “samanyolunun bu muhteşem köşesinde rastgele biçimde kendini bulmuş bir yıldız tozuyum” diye yazıyordu. Ama bu ifade olan biteni tam açıklamıyor. Doğru, hepimiz sadece birer yıldız tozuyuz. Ancak az sayıda insan, çok az sayıda insan bundan biraz daha fazlası. Huzur içinde yat, Erik.

Vivek Chibber New York Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. Son kitabı Postkolonyal Kuram ve Sermayenin Hayaleti (Postcolonial Theory and the Specter of Capital) başlığını taşımaktadır.

Jacobinmag’dan alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.

PolitikYol / 03.02.19